27 Temmuz 2016 Çarşamba

Pozitif-Negatif Seleksiyon

            Epey bir biyolojik yazı olacak. İlk olarak yapay seçilim ile başlayalım. Tanım yapmaya ihtiyaç duymadım bu sefer.
             Kurtlar köpeklere nasıl evrimleşti? Bu soruya cevap hazırlamaya çalıştım biraz.1907 senesinde İngiliz bilim insanı Francis Galton köpeklerin ilk olarak hayatlarımıza, atalarımızın yavru kurtları alıp, kamplarına getirip, evcil hayvanlar olarak yetiştirmeleriyle girdiğini söyledi. Eğer büyük gözleri ve aşırı uzun kulaklarıyla yavru bir kurt gördüyseniz (örneğin fotoğraftaki gibi), bu fikrin hiç de uçuk olmadığını görebilirsiniz. Gerçekten de, Galton'un bu hipotezi yıllarca kabul gördü. Ancak nihayetinde bilim insanları evcilleştirmenin yüzlerce, hatta binlerce yıl alabilecek kadar uzun ve zorlu bir süreç olduğunu anladılar. İnsan atalarımız sevimli bir kurt yavrusuyla işe başlamış olabilirler; ancak o yavru büyüdüğünde vahşi bir hayvana dönüşecektir.
                E o zaman ne oldu? Nasıl oldu da kurtlar köpeklere dönüştü? Birçok uzman köpeklerin kendilerini evcilleştirdiklerini düşünüyor. Muhtemelen erken insan atalarımız kamplarının kenarlarında bol miktarda kullanılmayan et bırakıyorlardı. Bu da, kurtların insan kamplarına yanaşması için bir neden yaratıyordu. Bu kurtlar, diğerlerine göre daha uzun hayatta kalabiliyor ve daha fazla yavru üretebiliyordu. Nesiller bu şekilde akıp gittikçe, giderek daha cömert hayvanlar evrimleşmeye başladı ve nihayetinde bir kurt, bir insanın elinden yiyebilecek kadar uysallaştı. Atalarımız bu hayvanların ne kadar işlevsel olabileceğini fark ettiklerinde, daha aktif bir evcilleştirme süreci olacak olan ikinci bir evcilleştirme dönemi başladı. Daha iyi avcı, sürü bekçisi, koruyucu olan köpekgil atalarını seçtiler.
           
            Yani anlayacağınız üzere bugün sahip olduğumuz tüm evcil köpekler, kurtlardan yapay seçilim ve melezleme yoluyla insanlar tarafından kontrollü olarak evrimleştirilmişlerdir. İnsanın doğa üzerindeki etkisini birazcık da olsa anlamışsınızdır. Etrafta 'Doğa Ana' diye gezinenler sözüm size.
               Bir tane de doğal seçilim örneği verdikten sonra gelelim daha derin konulara. Kutup ayılarının post renkleri neden beyaz? Bu soruya cevap arayalım. Vücudumuzda, siz bunu okurken bile tahmin edemeyeceğiniz kadar olay olup bitiyor ve yenisi için hazırlık yapılıyor. DNA eşlenmesi de bunlardan biri. Bizim bütün bilgimizi barındıran DNA'nın eşlenmesi aslında çok komplike bir olay ve bu olay çok kısa süre içinde gerçekleşiyor. Tabi ki her olayda olduğu gibi bunda da kusurlar ortaya çıkabiliyor. Çok ufak kusurlar olsa da zamanla iyi veya kötü sonuçlar doğurabiliyor.
              Kutup ayılarında da buna benzer bir olay söz konusu. İlk başta mutasyona uğrayan gen zamanla kendini diğer jenerasyonlara aktarmış ve bu genin artışı ile birlikte kutup ayılarının post renkleri değişime uğramıştır. Mutasyon denince akla genelde kötü veya absürt şeyler geliyor olabilir. Mesela aşağıdaki 2 örnek gibi.

            Ama kutup ayılarının post renginin değişime uğraması onlara çok iyi bir avcı olma fırsatı vermiştir. Kar içinde kahverengi ve tonlarını görmeniz çok kolayken beyaz ve tonlarını görmeniz zorlaşacaktır. Tabi bir de uzağı göremeyenler var onlara lafım yok (K).
           Şimdi gelelim büyük yok oluş konusuna.Kitlesel yokoluş, olağan dışı çok sayıda türün aynı anda ya da sınırlı bir zaman dilimi içinde ortadan kalktığı Dünya tarihi dönemlerine denir. En yıkıcı kitlesel yokoluş Permiyen dönemi sonunda olmuştur. Bu dönemde bütün türlerin %96′sı ölmüştür  
             Ordovisyen-Silüryen Yokoluşu 
              Ordovisyen-Silüryen yokoluşuna büyük bir buzullanma sürecinin yol açmış olduğu düşünülüyor.
              (443 Milyon Yıl Önce) 
         
            Geç Devonyen Yokoluşu
            375 – 355 milyon yıllar öncesi arasında meydana geldiği düşünülen bu uzun süreli yokoluş neredeyse 20 milyon yıl sürmüş ve aralıklı atımlar halinde gerçekleşmiş.Deniz canlıları kadar karaya çıkmış olan bitkiler, eklem bacaklılar, böcekler ve ilk amfibiler gibi hayvanların da büyük kayıplara uğradığı yokoluşun nedeninin bir asteroid çarpmasının ya da büyük volkanik etkinliğin atmosfere çıkarttığı kül ve tozların güneş ışığını perdeleyerek hava ve  özellikle sıcak ortama alışmış canlıların yaşadığı denizlerde sıcaklıkları büyük ölçüde azaltması  olduğu düşünülüyor.
           
            Permiyen-Trias Yokoluşu 
         252 milyon yıl öncesine tarihlenen bu en büyük yokoluşa,önceki yazılarımda açıklamış olduğum Pangaea süper kıtasının kuzey ucundaki Sibirya’da 2 milyon yıl süren yoğun volkanizmanın yol açtığı, ve denizlerdeki ve karalardaki tüm türlerin yüzde 96’sının yok olduğu belirlenmiş bulunuyor. Yokoluşun büyük ölçüde yanardağlardan çıkan kükürt dioksit gazının yol açtığı asit yağmurlarının, besin zincirini çökertmesi sonucu gerçekleştiği düşünülüyor. Ayrıca, lavların yeraltı kömür yataklarına sızıp ateşlemesi sonucu çıkan zehirli gazların da yokoluşta etken olduğu düşünülüyor.

 
         Trias-Jura Yokoluşu 
      Yaklaşık 200 milyon yıl önce meydana gelen bu yokoluşa,  Pangea’nın parçalanması ve Atlantik Okyanusu’nun açılış sürecini tetikleyen, Orta Atlantik Mağma Bölgesi adlı 11 milyon kilometrekarelik Kanada’dan daha büyük alanı bazaltla dolduran büyük bir volkanizmanın ya da bir asteroid çarpmasının neden olduğu tezleri çarpışıyor. Bu alanın kalıntıları şimdi o zaman bitişik olan Avrupa, Afrika, Kuzey ve Güney Amerikanın  kıyılarında bulunuyor.
         
       Kretase – Tersiyer Yokoluşu 
      Kısaca K-T ya da K-Pg (Paleojen) Yokoluşu diye adlandırılan bu olay, 65 ya da 66 milyon yıl önce meydana gelmiş ve yine türlerin yarısını, bu arada kuşlar dışında dinozorların tümünü ortadan kaldırarak meydanı bu kez memelilere bırakmış.
     
    Burada biraz konu dağılacak ama bu bizim dönemimizi başlattığı için ilgi çekici bence. Evrime geçiş yapacağız şimdi ama ilk önce tahribatın bir resmini bırakayım yok olan türlerle ilgili.
      Permian az kalsın herkesin sonu oluyormuş.Kusura bakmayın ama bunlar bilimsel gerçekler sizin inançlarınıza ters gelmiş olabilir ama toprakların sıkışıp insan oluşturmasından daha fazla temele sahip. Bundan sonra anlatacaklarım dinle hiç uyuşmuyor. Dinci kardeşleri sağ üst köşedeki kapat kısmından dışarı alalım. Onları bir pistten alalım ve kalan sağlar bizimdir taktiğiyle devam edelim.
         Gelelim Evrim konusunaaa. İlk Önce bir görsel şölen yaşatalım ondan sonra başlayalım anlatmaya. nasıl oldu bu olaylar. Link bırakıyım buraya tabi ki Carl Sagan'dan. https://www.youtube.com/watch?v=5g2crxb-PJs.
    İlk link kısa bir video uzun anlatımsal olanı var onu da bırakıp görsellere geçeceğim. https://www.youtube.com/watch?v=JAzT_-ii7Cg
       Bu iki link bence çok bilgilendirici ve eğlendirici.





Evrim içeriği bol bir konu fakat ben de sizlere Carl Sagan gibi(tabi ki o kadar bilimsel değil) özet geçeceğim. Evrim, bir canlı popülasyonunun genetik kompozisyonunun rastgele mutasyonlar yoluyla zamanla değişmesi anlamına gelir.Genlerdeki mutasyonlar,göçler veya çeşitli türler arasında yatay gen aktarımları(bu saydıklarım gen frekansını değiştirir.) sonucu türün bireylerinde yeni veya değişmiş özelliklerin varyasyonların ortaya çıkması, evrim sürecini yürüten temel etmendir. Evrim, bu yollarla oluşan değişimlerin popülasyon genelinde daha sık veya daha nadir hale gelmesiyle işler.




      Charles Darwin'in öne sürdüğü evrim yani şu an kabul gören evrimi ele alalım. Doğada canlılar arasında sürekli bir mücadele durumu vardır. Hepsi de, yemek barınmak gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için doğayla ve birbirlerine karşı savaş halindedirler. Bu savaşta iyi olan kazanır ve bu üstün özellikler sonraki ırklara aktarılır. (Türklerin Vikingler gibi savaşçı bir toplum olması gibi). Bunu biraz irdelemek istiyorum ve insanların zekasının da bu sayede geliştiğini düşünüyorum. Kurtların yırtıcı dişleri var, kuşlar çok uzağı görebiliyorlar vs. genel olarak hayvanlar aleminin sezileri ve güçleri çok yüksek. Fakat bizim böyle değil. Bundan dolayı da insanoğlu kurnaz olmak zorunda kaldığı için zekası binyıllar boyunca gelişim göstermekte. Buna ufak örnek günümüzden. Eskiden bakkal hesabı yapan insanlar üstün sayılırlardı. Fakat şimdi gelişen teknoloji ve hayatın zorluğuyla beraber daha ilkokul çağındaki çocuklar üst düzey matematik ile ilgilenebiliyor. Ah o Darwin, Müslümanlar ele geçirseydi de kafasını kesselerdi (!).
    

      Teorilerden bir diğeri; yaşam inorganik maddeden kendiliğinden oluşumla ortaya çıktı, tıpkı kurtçukların çürüyen etten ya da kınkanatlıların gübre yığınından oluşması gibi (Aristotales).
    Bir diğer teori yaşamın uzaydan geldiğine yöneliktir. Başka bir galaksiden veya gezegenden.

     Dünyadaki yaşamın tarihi, fosil ya da günümüz yaşayan canlı organizmaların evrildiği süreçlerin izlerini takip eder. Yaşamın evrimsel tarihi, yeryüzünde yaşamın kökünden günümüzden yaklaşık 4,5milyar yıl önceki bir tarihten, günümüze kadar uzanmaktadır. Günümüz tüm canlı türleri arasındaki benzerlikler, bilinen tüm canlı türlerin, evrim süreçleri içinde giderek birbirlerinden ayrıldığı ortak sahip olduklarına işaret etmektedir.
Yaklaşık 3,5 milyar yıl öncesine denk gelen Oksijenli fotosentezin evrimi bundan yaklaşık 2,4 milyar yıl öncesinden başlayarak sonunda atmosferin oksijenlenmesine yol açtı.Organellere sahip kompleks yapılı ökaryot organizmalara ait ilk kanıtlar günümüzden 1,85 milyar yıl öncesine ait olup daha öncede var oldukları düşünülen bu organizmaların bünyelerinde metabolizma için oksijen kullanmaya başlamalarıyla çeşitlenmeleri de hızlanmıştır. Daha sonra,özel işlevleri yerine getiren farklılaşmış hücrelere sahip çok hücreli canlılar görülmeye başlanmıştır.
    Permiyan devri boyunca, memelilerim atalarını da içeren sinapsidler karaya egemen oldular, fakat Permiyan-triyas yokoluşu tüm kompleks yaşamı silme eşiğine getirdi. Bu felaketin etkilerinden toparlanırken arkozorlar, karada yaşayan en egemen omurgalı tür oldular ve Triyas dönemi ortalarında therapsidleri bastırarak onların yerini aldılar.Bir arkozor grubu, nitekim dinazorlar, ancak küçük boyutlarda ve böcekçiller olarak varlığını sürdürebilen memelilerin atalarına egemen oldular.Kretase-Tersiyer yokoluşu kuşların ataları olmayan tüm dinozor türlerini ortadan kaldırdıktan sonra memeliler hızlı bir şekilde boyut ve çeşitlilik olarak göstermeye başlamıştır.
       Bundan sonrası evrimin daha da detayına iniyor o yüzden burda yazıyı sonlandırıyorum. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Takipte kalın.




22 Temmuz 2016 Cuma

Her Şey Bir Toz Bulutuydu


             Uzun bir süredir yayın veremiyordum, bazı kişisel sebeplerden dolayı. Artık daha ayrıntılı yazılarla sizlerleyim ve inşallah bu yazılar diğerlerinden daha çok kişiye ön ayak olur. Biraz fazla terimsel yazılar olacak, ilgisi bu yönde olmayanlar sıkılabilir ama yapacak bir şey yok kendinizi birazcık da bu konular üzerinde geliştirin derim. Ha, napacaz la bu konuyu sanki bir işimize yarayacak derseniz, bu konu sizin basit, küçük çapta düşünmeniz dışında sizi daha geniş düşünmeye yönlendirecek. 
             Eski yazılarımdan biri olan http://hopeaydem.blogspot.com.tr/2016/07/soluk-mavi-nokta.html . 
 'Soluk Mavi Nokta' nın biraz detaylı hali gibi olacak, uzun da bir yazı olacağa benziyor bakalım. İlk önce tanımlarla başlayalım. Bazı anahtar kelimelerimiz var bunlardan biri de;evren.
          Evren ya da kainat,uzay ve uzayda bulunan tüm madde ve enerjileri içeren bütünün adıdır.Pozitif bilimler açısından evren,gök cisimlerini barındıran uzay ve uzayda yer alan her şeyin toplamıdır.Dolayısıyla modern fizik açısından evren,sonsuz boşluk ve bu boşlukta yer alıp da var olduğunu bildiğimiz bütün atomik alemlerdir.
             İlk önce size Dünya'mızdan bahsetmek istiyorum. Dünyanın evrilmesinden, oluşumundan bahsedelim.
             Dünyanın oluşumu ile başlayalım; Güneş Sistemi oluştuğunda Dünya kızgın gaz kütlesi halindeydi. Zaman içerisinde kızgın gaz kütlesi olan Dünya’nın, ekseni etrafında dönmesi dıştan içe doğru soğumasına neden olmuş ve katmanlar meydana gelmiştir. Bu yapısını jeolojik zamanlar çerçevesinde belirlenir. Yaklaşık 4.5 milyar yaşında olan Dünya’nın dört jeolojik zaman evresinden geçmiştir.Bununla ilgili terimsel bilgilerle gözleri boş yere yormak istemiyorum ileride okumanızı istediğim önemli bilgiler olacak. Bunun için de buraya kısa süreli bir video linki bırakıyorum.https://www.youtube.com/watch?v=91_v2GqEUno
               Dünyanın yaklaşık  250 milyon yıl önceki halini size göstermek istiyorum
  
Gördüğünüz gibi tek bir kıta halinde olan dünya. Ve bu kıtaya da PANGEA ismi verilmiş 
          Zamanla ayın konumu değiştiği için ve tektonik sarsılmalar vb olaylar kıtaların kaymasını, birbirinden ayrılmasının tetiklemiş ve 250 milyon yılda şu an ki haline getirmiştir yaşadığımız Dünya'yı.
          
           Ufak ufak bilgiler veriyim Güneş Sitemindeki gezegenlerle ilgili. Merkür, Güneşe en yakın gezegen olarak bilinir. Adını Roma Mitolojisinde ticaret ve yolculuk tanrısı ve tanrıların habercisi olarak bilinen Merkür'den alır. Gözle görülebilen 5 gezegenden biridir. Burda mizah yapacak arkadaşlar olabilir. Gözle görülebilen 5 gezegenden biriyse diğerlerini nasıl görmüşler diye. Bu bilgi, teleskopun icadından önce gök bilimcilerin belirlerdiği gezegenler arasında olduğu için böyledir. 
            Venüs, sıcaklık bakımından 1. gezegendir. Sera etkileri yüzünden oluşan bu sıcaklık sayesinde Dünya'nın geleceği olarak da görülür. Bir diğer adı Zühre yıldızıdır(çoban yıldızı). Sizlerle Zühre Yıldızı'nın hikayesini paylaşmak istiyorum.  
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Batıya göre Venüs,bize göre Zühre…Güzelliğin ve zerafetin simgesi ,Zühre Yıldızı’nın hikayesi biraz gerçek biraz mitolojiktir.Hikaye’ye göre 
   Sema’da bulunan iki varlık;Harut ve Marut ,devamlı insanların zaaflarına yenik düşmelerini ,mal sahibi olma hırslarını yererlerdi.
Allahu Teala bu iki varlığı,hem onları hem de insanları sınamak için yeryüzüne gönderdi.Gündüz  insan suretiyle yeryüzüne inip ,geceleri ise sihirli bir söz söyleyerek göğe çıkan bu varlıklar,yeryüzünde Babil’e inerler .Onları görenler, hem daha önce hiç görmedikleri kadar güzel olan bu varlıklardan çekiniyor, hem de onları yakından görebilmek için fırsat kolluyorlardı.Yavaş yavaş insanların arasına karışan Harut ve Marut ,insanlara bildikleri sihirleri öğretmeye başlarlar.Yalnız bir şartları vardır;öğrendiklerini kötülük için kullanmamak. Zamanla insanlar, bu öğrendikleri sihirleri kullanarak  inanılmaz olaylara tanıklık ederler.Harut ve Marut ise Zehra adında bir kadınla tanışırlar.Bu kadın ,güzelliğiyle herkesi büyüleyen,afyon içen ve insanları yoldan çıkardığı düşünülen bir kadındır.Gariptir ki bir diğer özelliği de iffetli olmasıydır.
 Artık bütün günlerini zehra ile geçirmeye başlayan Harut ve Marut ,onunla beraber şarap ve afyon içip eğlenir,geceleri ise sihirli sözü söyleyerek göğe çıkarlar.Bir gün Zehra onlardan,kendisine bela olan bir adamı öldürmelerini ister.Başta bunu kabul etmemelerine rağmen Zehra onlara yüz çevirince yapmak zorunda kalırlar.Ertesi gün yine Zehra’nın yanına giden Harut ve Marut afyon çekip şarap içerler ve Zehra onlardan sihirli sözü söylemerini ister.Şarabın ve afyonun etkisinde olduklarından olacak sihirli sözü söylerler.Zehra ortalardan kaybolunca anlarlar ki,çoktan sihirli sözü söyleyip göğe yükselmiş ve bilinen adıyle Zühre Yıldızı olarak yerini almıştır.
  Zehra’nın etkisinden çıktıklarında ise farkederler ki;insanları yerdikleri her ne varsa yapmışlardır.Zehra için şarap içmiş,adam öldürmüş ve sır olan sihirli kelimeyi ona söyleyip göğe yükselmesine sebep olmuşlardır.Zehra gökyüzüne çıkınca, Allahu Teala Harut ve Marut’u cezalandırarak onları Lut çukurunun tavanına baş aşağı şekilde sonsuza kadar asar.Çünkü onlar Zehra’nın güzelliğine kapılıp yapmamaları gereken şeyleri yapmışlardır.Rivayete göre Lut çukurundan günümüzde bile koku gelmekte ve hatta dikkatle dinleyince sesler duyulmaktadır. 
  Özellikle divan edebiyatında güzel şeylerden efsunlu olarak bahsedilir,çoğunlukla Harut ve Marut hikayesine gönderme yapılır. Misal,şair Nedim’in şu beyitini incelersek,
 “Sihr ü efsûn ile dolmuşdur derûnun ey kalem
Zülfü Hârut’un demek mümkin ki nâl olmuş sana” Yani diyor ki:Ey kalemim için sanki sihir ve büyü ile dolmuş,demek ki senin içindeki siyah yer,Harut’un saçlarıyla dolmuş.
   Nedim burda üslubunu ve şiirlerinin güzelliğini övmek için Harut ve Marut hikayesine gönderme yapmış,kaleminin sihirlenmiş kadar güzel olduğunu anlatmak istemiştir.
  Zühre Yıldızı ise mitoloji ve edebiyatta güzelliğin,eğlencenin ve aşkın sembolü olmuştur.Astronomiyle ilgili kısmına bakacak olursak  üçüncü göktedir ve kutlu,yani parlak bir yıldızdır. İran mitolojisinde adı Nâhid, Yunan mitolojisinde Afrodit, Roma mitolojisinde Venüs adıyla anılan bu yıldıza Orta Asya Türkleri Çolpan demiştir.
Tabiatın güzelliğini temsil eden bu yıldız pek çok efsaneye ve şiire ilham kaynağı olmuştur.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
        Mars, zaten anlatmaya pek gerek yok günümüzde en çok konuşulan gezegen ve ileride de belki insan ırkının yaşayacağı gezegen.
        Jüpiter, en çok ilgimi çeken gezegen. Büyüklüğü diğer gezegenlerin toplamından daha fazla. Üstündeki Kırmızı Büyük Leke, yaklaşık 350 yıldır kopan bir fırtına. Sizlere VOYAGER 1'in yakaladığı bir fotoğrafı göstermek istiyorum, sonra da VOYAGER 1'den biraz bahsetmek istiyorum.
        Voyager 1'in görevlerinden biri bize evreni sunmak. İçinde bulunan materyaller sayesinde ve müzik sayesinde bizi eğer varsa başka canlılara tanıtmak. Nasıl yaşadığımızı göstermek, Ne tür müzikler yaptığımızı göstermek. Tabi masum hallerimizi, ah o canlılar gelse de bir şu an ki halimizi görse. Tanımak istemezler diye düşünüyorum. Voyager Altın Plakları 1977'de fırlatılan Voyager uzay araçlarında bulunan gramofon kayıtlarıdır. Plakta, dünya dışı akıllı yaşam formlarının ya da gelecekteki insanların bulması niyetiyle dünyadaki hayatın ve kültürlerin çeşitliliğini gösteren seçilmiş sesler ve görüntüler bulunmaktadır. Voyager-1 40.000 yıl sonra Zürafa takımyıldızlarında 17.6 ışık yılı uzakta bulunan AC+79 3888 yıldızına ulaşacaktır
        Gelelim Satürn'e, adını Yunan Mitolojisindeki Kronos'tan alır. O da teleskoptan önce görülebilen gezegenler arasındadır.
        En sonlara gelelim şimdi de, Uranüs ve Neptün, atalarımızın bilmediği yaklaşık 400 yıl önce var olmadığı zannedilen 2 küçük gezegen. Bu kadar kafa şişirme yeter şimdi ilginç bir iki bilgiye gelelim.
        İşte bu sefer gözle göremediğimiz gezegenlerden bahsedeceğim. Yani frekansımız dışı olan gezegenler. Tabi ki bilim sayesinde bunu da yenmişiz ve onları kızılötesi gözlükler sayesinde görebiliyoruz. Bunlar güneş dışı gezegenler.
      Bu gezegenlerin yüzeyleri buzlarla kaplı fakat merkezleri ateşten. Ortalarında ise doğal olarak okyanusal bir yapı olduğu düşünülüyor. Kim bilir içerisinde ne tür canlılar barındırıyor tabi ki.
       Şimdi sizlere biz kudretli insanların, kendini büyük gören insanların küçüklüğünü göstermek için ufak bir sunum yapmak istiyorum. zaten Dünya'mızı biliyorsunuz, henüz her şeyini keşfediğimiz (!) Dünya'mızı. Güneş sistemimizi biliyorsunuz. Sıra galaksimizdeyiz.
   





Evet isterseniz elinize bir iğne alın ve üstteki resimde herhangi bir noktaya dokundurun ve oradan bakın bizim Dünya'mızın hacmi galaksimizin yanında ne kadar da büyük (!). 


       
 





Bu gördükleriniz de galaksiler, ne kadar küçükler değil mi? Bunlar için iğne ucu yetmeyecek Dünya nerede diye sorarsanız. Sanki milyonlarca yıldızmış gibi her biri birer galaksi.
                     
                                         Ve ölçülen en büyük ölçek olan Başak Süperkümesi
 Tabi ki şu anlık bilinen en büyük ölçek. Dediğim gibi 400 seneönce de Uranüs ve Neptün bilinmiyordu.
  Gelelim ufak bir hikayeye, 16. yüzyılda Gökbilimciler ufak bir korku atlattılar. Neden diye sorarsanız, Dünya'nın merkez olduğunu zannediyorlardı(Kopernik gibi) .


Ama ortaya çıkan bir kişi (Giordano Bruno) bunun böyle olmadığını, Güneş'in merkez olduğunu ve Dünya'nın da diğer gezegenler gibi Güneş'in etrafında döndüğünü söyledi. Tabi ki insanoğlu her zaman olduğu gibi bildiği gerçeği sorgulamak yerine daha kolay olan 'yalan söylüyorsun' cümlesine yöneldi. Tarihte bu tip adamlar, yani Bruno gibi adamlara çok rastlarsınız ve hepsinin kaderi aynıdır. Bu tarz düşünceler yüzünden işkence görürler, hapse girerler,dışlanırlar fakat üsyünden 50 sene geçince gerçekten de doğru söylediği ortaya çıkar. Tarih tekerrürden ibarettir. Bruno, kendi zamanında bu tarz düşünceleri yüzünden kendi doğduğu ülkesi hariç bir çok ülke tarafından dışlanıldı ve ülkeden kovuldu. Bir gün Oxford Üniversitesinden gelen teklife sevinerek(sonunda onun kafa yapısında insanlar olduğunu düşünerek) İngiltere'ye yol aldı. Ve orada da beklenen oldu. Tabi ki kimse inanmadı ve oradan da kovuldu. Bruno'ya Protestan çoğunluk karşı çıktı başta da Martin Luther olmak üzere.
        Bruno, memleket hasretinden midir bilinmez. İtalya'ya geri döndü ve orada yıkıcı olaylarla karşılaşmak zorunda kaldı. Engizisyon mahkemelerince yakılarak öldürüldü. Bugünün deyimiyle şehit düştü(!).
        Şimdi ufak bir İtalya gezisi ve 'Tarihin gerçekten tekerrür ettiğinin ' kanıtını görelim.


Bu bronz heykel 1600 yılının soğuk bir şubat günü aynı yerde diri diri tahta ateşinde yakılan Giordano Bruno'ya aittir.(Campo dei Fiori)
       İnsanlar ne kadar ilginç değil mi? Gelişmek isterler, yükselmek isterler, fakat kendilerine ters gelen bir düşünce gördükleri an saldırırlar. Vatan haini, düzenbaz, yalancı vb damgalar yerler. Asın bunu derler, yakın yıkın, boğazını kesin(!) hemde köprünün üstünde (!)...
       Bruno'nun düşüncesi yanlış olabilirdi evet. Ama bu düşüncesini ısrarla savunması bile onu yaktıran cahillere ön ayak oldu. Acaba gerçekten var mı böyle bir şey veya sırf Bruno'yu çürütmek için bile bu konu üzerine araştırmalara başladılar. Sonuç solda, heykelde :)
        Lucreitus'u araştırmanızı isterim. O dönemde Milat bile yokken yaşamış bir insanın şu an ki insanlardan daha zeki olduğunu hissetmenizi isterim. Şu an ki koyunlardan yani genel insanlardan değil. Her şeyi Allah yarattı tamam mı.s.s.s Dünya 3 günde oldu bir kere slk .s.s diyenlerden bahsettim. 
       
     Size evrende olan bazı olaylardan bahsetmek istiyorum. Bunları yine farklı başlıklara açmak zorunda kalacağım çünkü içlerinde evrim var.
                                    Kozmik takvimi göstermek istiyorum ilk önce
        
     Evren 13.8 milyar yaşında, yani yukarıda gördüğünüz her ay yaklaşık 1 milyar yıl, her gün ise yaklaşık 40 milyon yıl. Kozmik takvimde güneş 31 ağustos günü oluştu yani 4,5 milyar yıl önce. İlk çiçek 3 gün önce açtı. Biz insanlar son günün son saatinde evrilmeye başladık. Yaşanan savaşlar,aşklar,teknoloji, her şey sadece 1 saattir var kozmik takvim için.Yani sizin hırslarınız, sizin gücünüz, sizin varlığınız saliselere bile eş değer değil.Hala küçük hissetmediniz mi? Küçük ve değersiz..
     Oturup düşünmek lazım tabi ama zaten bu yazıyı okuyacak insanlar genelde oturup düşünen insanlar. Oturup düşünmeyen insanlara hitap etmek için ise din, birinci yayın kuruluşu. Ben de burada meydana çıkıp hutbe veren bir takım insanlar gibi hutbe veremeyeceğime göre anca buradan çevremdeki insanların bazılarına sesleniyorum. Herkese seslenmek gibi bir amacım yok zaten. Sonra sonum Bruno gibi olur ya da İzmir'e yapılması düşünülen köprüde boğazımı keserek açılış yaparlar artık. Moda ya bu aralar.
     Birazcık sayısal verisi bol olan sıkıcı bir yazı olmuş olabilir fakat evren,gökyüzü her zaman insanların ilgisini çekmiştir. Çünkü orada bir ulaşılamamazlık hala var, gizem var. Hatta insanlığın çoğunluğu gökbilimciler sayesinde şu anki bilgisine ulaştı desem yeridir. Çünkü gökbilimciler, yani gökyüzünü takip eden insanlar sayesinde tarla işleri ilerledi,insanlar yaşadığı zamanı biçimlendirmeye başladı vb. birtakım olaylara ön ayak oldular. En sona 1 parça bırakarak bu yazıyı sonlandırayım. https://www.youtube.com/watch?v=CzEbyd8nM38
      
                               Takipte kalırsanız sevinirim. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Otheruniverse universe milkyway Bruno Kopernik Thebigbang Supernova Humanity Cosmos Kozmosnedir Kozmos Büyükpatlama Samanyolu Earth Dünya Engisizyonmahkemesi CarlSagan Carlsagancosmos Voyager1 Oortbulutsusu merkür venüs mars jüpiter satürn uranüs neptün Büyükspiral Oxford Lucretius Martinluther cosmiccalender
       
       

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Irkların Ortaya Çıkması ve Sözde(!) Küreselleşme

     
           Tarihte her zaman var olmuş ve her zaman var olacak bir konu hakkında yazmak istedim bu sefer. Irkçılık, her ne hikmetse her ırk tarafından karşı çıkılıp her ırkında birbirine yaptığı bir davranış biçimidir. Irkçı,İnsan ırklarının renk ve fiziki şekil esas alınarak birbirlerinden üstünlüğünü temel alan Irkçılık felsefesini benimsemiş kişilere verilen addır. Irkçı insanların göstermiş olduğu bu tutuma ise "ırkçılık" adı verilmektedir.
             Gen teknolojisinin ilerlemesi meseleyi açık olarak ortaya koymaktadır.Hz Adem'in genlerine her ırk ve renkteki insanların özellikleri yerleştirilmiştir.Evlatlarında bu özellikler ortaya çıkmıştır. Genlerde bulunan özellikler değişik şekillerde evlatta ortaya çıkabilmektedir. Hatta ne annede ne de babanın fiziğinde bulunmayan bir özellikler genlerde bulunduğu için(genotip-fenotip) evlatta ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla değişik genetik özellikleri alan evlatlar değişik coğrafyalara gidere yerleşmişlerdir. Şimdiye kadarki toplumlarda iletişim ve etkileşimin az olması ile gruplar kapalı kalmış ve bir özellik o grubun endemik özelliği haline gelmiştir ve bu sayede ırklar ortaya çıkmıştır. Bu sebepten ötürü Amerika'nın ve Avrupa Birliğinin şu an ki amacı küreselleşme sayesinde ırkları ortadan kaldırmak ve ırklara karşı yapılan yersiz hareketleri durdurmak ki bunu ABD ve AB'nin birlikte yapması bana çok komik geliyor. Çünkü hepsi birbirinden ırkçı topluluklar, tabi ki olmayanları vardır ama geneli. E ABD ırkçı olsaydı Barack Obama nasıl başında durabildi? diyebilirsiniz. Bu soruyu İlber Ortaylı görse 'gözlüksüz bakıyorum hala cahilsiniz.' derdi. Yani bu soruya cevap bulmak için muhteşem tarih veya siyaset bilmeniz gerekmiyor. ABD zaten yeni kurulmuş bir devlet ve bu devlet tarihinde muhteşem ırkçılıklarıyla anılan ve hala polislerin siyahi bir suçlu gördüklerinde direkt öldürdüğü bir devlettir. Barack Obama'nın başa gelme sebebi alın buyrun biz ırkçı değiliz hatta başkanımız bile siyahi demektir. Bu sayede iyi de reklam yapılmaktadır yani. Alın size reklam,

    


                                    Afrikalı bir kız hayvanat bahçesinde sergileniyor. (1958)


                        Siyahi çocuklar sadece beyazların girebildiği bir parkı izliyor(1956)   

      Dünya tarihinin pek çok döneminde ırkçı toplumlara, yöneticilere ve uygulamalara rastlamak mümkündür. Ancak ırkçılığa ilk kez sözde bilimsel bir geçerlilik kazandıran kişi Darwin olmuştur. Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabının alt başlığı The Preservation of Favored Races in the Struggle for Life (Hayat Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması) idi. Darwin'in "kayırılmış ırkların korunması" hakkında yazdıkları ve özellikle İnsanın Türeyişi kitabındaki bilim dışı iddiaları, Almanların Aryan ırkının, İngilizlerin ise Anglo Saksonların üstün oldukları yanılgılarını desteklemekteydi. Ayrıca, Darwin'in doğal seleksiyon teorisi, kıyasıya bir hayatta kalma mücadelesinden söz ediyordu. Bu "orman kanunu" insan toplumlarına uygulandığında, ırklar ve milletler arasında çatışma ve savaşların baş göstermesi kaçınılmazdı. Nitekim öyle oldu. Irkçı ve savaşçı yöneticilerden felsefecilere, politikacılardan bilim adamlarına kadar dönemin önde gelen birçok ismi, Darwin'in teorisini sahiplendi. Bu bilgi üstüne bizim koyun kafalı dostlarımızın bir sorusu oluyor ki bu soru çok ilgin.(!) Darwin Irkçı mıydı? Türk düşmanı mıydı? Gülümseyin bu sorulara.. Cevabı çok uzun vermek gerekir ama sizlere bir link bırakacağım ister bakar incelersiniz ister geçersiniz size kalmış. http://www.evrimagaci.org/makale/186 .
       Şimdi geri dönelim ABD'nin sözde ırkçılık karşıtı eylemlerine;  Sosyal Darwinizm sadece İngiltere'deki değil, dünyanın diğer ülkelerindeki emperyalistlere ve ırkçılara dayanak sağlıyordu. Bu nedenle tüm dünyada hızla yayıldı. Teoriyi benimseyenlerin başında, ABD Başkanı Theodore Roosevelt geliyordu. Roosevelt, Kızılderililere karşı "tehcir" (bir yerden zorla göç ettirmek, sürmek) adı altında uygulanan etnik temizlik programının en önde gelen uygulayıcı ve savunucusuydu. The Winning of The West (Batının Zaferi) adlı kitabında katliamın ideolojisini kurarak, Kızılderilileri ortadan kaldıracak ırksal bir savaşın kaçınılmaz olduğunu anlatmıştı.
       Amerika milyonlarca Kızılderiliyi katlettikten sonra herkesin karşısına iyimser bir maske takıp öyle çıkmıştır ve bunun iyi bir şey olduğunu halkına kanıtlamıştır. Aslında şu an ki bizden pek bir farkları yok. İşte bu sefer linke bakmanızda ısrarcıyım çünkü bir görmenizi istiyorum en altta bir tablo olacak, en alt dediğime bakmayın upuzun bir sayfa fakat 2 paragraf yazı ve dolucasına bir tablo var katliamın tablosunu gözler önüne sermişler(!) 
       Sizlere kızılderili bir şefin ABD başkanına yazdığı mektubu göstermek istiyorum aslında uzun bir mektup fakat okunmalı bence içerik olarak muhteşem. 
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------        

Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.

Şef Seattle her ne söylerse Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne
inandığı ölçüde inanabilir. Washington’daki Büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte
bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığının farkındayız.

Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.

Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kum yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu.

Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.

Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye aittir.

Büyük Beyaz Reis bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocuktan olacağımızı söylüyor. Toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız ve çocuklarınıza da onun kutsal olduğunu öğretmelisiniz. Göllerin berrak suyundaki her hayali yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderirler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Eğer size toprağımızı satarsak hatırlamalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz ki nehirler bizim kardeşlerimizdir ve sizin de bundan dolayı nehirlere herhangi bir kardeşe göstereceğiniz sevgiyi göstermelisiniz.

Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır.

Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça yaşamın ne değeri olur?

Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğduktan gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı gösterecek. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. "Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlarız buffaloları. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan
ölmez mi?

Unutmayın bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var; sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yarattıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur.

Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.

Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, birkaç kış daha geçecek. Geri kalan günlerimizi nerede geçirdiğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanç duydu ve yenilgiden sonra günlerini aylaklık etmek ve vücutlarını tatlı yiyecekler ve sert içkilerle kirletmekle harcıyorlar. Birkaç saat, birkaç kış ve bu dünyada bir zamanlar yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda dolaşanların çocukları da kalmayacak; bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; son kızılderili yok olup kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.

Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.

Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.

Ölü mü dedim?... Ölüm diye bir şey yoktur ki sadece dünya değiştirir insan.

Şef Seattle, 1854

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
       Kızılderili toplumu ve Viking toplumu, kendi toplumumdan sonra en başı çekiyor benim için, birisi aşırı barışçıl bir toplum birisi aşırı savaşçıl bir toplum ve sanki bizim toplumumuz tarihte hep ikisinin karışımı olmaya çalışmış.
        Gelelim Avrupa'ya, günümüzden ufak tefek örnekler vereyim sizlere. Çok önem verdiğiniz futbolunuz ile ilgili. Avrupa'da yapılan önemli maçların bazılarında ki bunları haberlerde görmüşsünüzdür, acımasız birtakım insanlar yerlere para atarak çocukları koşturdular,onlarla dalga geçtiler, kadınlara şınav çektirdiler karşılığında yere para atıp eğlendiler, güldüler. Halbuki bizim ülkemiz gibi olabilirlerdi. Onlara maaş verirlerdi, sigorta yaparlardı,okuturlardı,vergi almazlardı,askere göndermezlerdi üstüne bir de ev verirlerdi yanında da vatandaşlık hediyeli. İki aşırı zıt uç değil mi? İkiside birbirinden abartılı hareketler bunlar. Şimdi tabi ki değinmeden olmaz hepinizin bileceği gibi Adolf Hitler öncülüğünde yapılan Yahudi soykırımı bu dünyada her zaman anılacak en büyük ırkçılık alevleyen hareketidir bence. Bu konu çok uzun bu konuyu ayrı bir başlık altında toplayacağım.  Yavaş yavaş bizim toplumumuza döneceğim çünkü bizim toplumumuzda 1-2 ırk yok bir sürü ırka sahibiz. Fakat geçmeden önce gördüğümde aşırı sinirlendiğim bir yazıyı sizlere aktarıp onun hakkında biraz atıfta bulunacağım. Kara cahil ( insan bile diyemem yani) varlığın birisi, Suriyeliler konusunda Ulu Önder MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'e saygısızca bir söylemde bulunmuş ve yani adam mezarda olmasa da bunu görse, bu ülkeyi kurtardım ama iyi mi yaptım diye düşünürdü herhalde diye düşünüyorum. Tam sözlerini yansıtamayacağım ama Atatürk Selanik'ten gelmiş onu ülkenin başı yapmışız,Suriyeliler Musul'dan gelmiş neden vatandaş olarak kabul etmiyormuşuz. Bu zat-ı muhteremi karşına alıp 2 çift de değil saatlerce laf anlatacaksın ama anlamaz beyni almaz, Allah da onu öyle beyinsiz yaratmış. E be salak, Atatürk bu ülkeye mülteci olarak mı geldi? Atatürk'ü bu ülkeye alıp başına koymasaydın şu an AB'nin piçi olarak geziyordun ortalıklarda. Neyse, daha çok söz var böyle yaratıklara ama işte...
           Türkiye, konumu ve tarihi nedeniyle birçok ırka ev sahipliği yapmaktadır.Sadece Türkler(Afşar,Yörük,Manav,Türkmen,Ahıskalı,Büğdüz,Bayat,Rodoslu,Batı Trakyalı,Giritli,Kosovalı,Kırım Tatarı,Azeri,Peçenek,Özbek,Uygur ve bu saydıklarımın belki 2 katı kadar ırk sadece Türk adı altında toplanıyor ve hepsi bu ülkede). 
                 Boşnak,Arnavut,Kürt,Zaza,Gürcü,Arap,Çingene,Pomak,Çerkes,Çeçen,Dağıstanlı,Laz,Süryani,Ermeni,Yahudi,Rum,Asuri vs. bir sürü ırk bir sürü toplum aynı çatı altında toplanmış ve uzunca bir süre barış içinde yaşamışız, neden mi? Kimse bizleri kışkırtmamış, kimse kışkırtıldık diye bizi silahla kuşatmamış , alevlendirmek yerine dindirip barışı sağlamışlar. Ama sonra ne mi olmuş? Katliam,kan,silah,dehşet...
              Hemen örneklerimize başlayalım, sizlere en basitinden söyleyeyim hangi arama motorunu kullanıyorsanız, Türk Kürt çatışması yazın ve ilk çıkana bakın. Gerçekten ilginç Kürt denince akla hemen PKK geliyor demek ki. Bu neden böyle, bu ülkeyi kim bu hale getirdi bunlara cevap bulmak lazım? Benim bir sürü Kürt arkadaşım oldu ve hepsinin ilk başlarda bana söyledikleri şey, 'sen asker çocuğusun beni sevmezsin'. Ülkedeki algı yönetimini görüyorsunuz değil mi ? Şu ufacık ''Soluk Mavi Nokta' mızda'' http://hopeaydem.blogspot.com.tr/2016/07/soluk-mavi-nokta.html, 8 saniyelik ömrümüzde bir arada barış içinde yaşayamıyoruz.
              İkinci büyük kırılma noktamız da herhalde Alevi-Sünni çatışmalarıdır.Mesela Maraş Katliamı.
       Maraş Katliamı, 19 Aralık ile 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş'ta meydana gelen Alevilere yönelik katliam. Resmi rakamlara göre yedi gün süren olaylar sırasında 105 Alevi öldürüldü. Alevilere ait 200'ün üzerinde ev yakıldı, 100'e yakın işyeri tahrip edildi. Yirmi üç yıl süren davalar sonunda 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza almıştır.Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise ulaşılamadı. 12 Eylül Darbesi'ne sebep olan olaylardan biri olarak kabul edilmektedir. Kimi kaynaklara göre olayların başlamasında Türk-Kürt çatışması da etken olmuştur. 
                    

               

                      Sivas katliamı var tabi. Önemli katliamlardan. Sırf görüşler uymuyor diye yakılan insanlar. 
              
         Sonuç ne mi? Sonuç, Türkiye'de artık AB sevdası yüzünden küreselleşmeye doğru gidiyor fakat, küreselleşmeyi tek tip insan çıkarma üzerine yoğunlaşarak yapıyorlar. Sanki her gün ülkede haberlerde küreselleşmenin dışına çıkmamız kanıtlanmıyormuş gibi. Ama olsun biz de ABD ve AB gibi Sözde Küreselleşiyoruz. Tabi ki de bizde de ırkçılık yok. Olur mu hiç? ..



kızılderili ırkçılık abdveırkçılık avrupadaırkçılık türkırkları alevisünni türkkürt katliam küreselleşme vikingler darwin darwinırkçılık ırkçılığınortayaçıkışı ırklarvesavaşlar ırkçıabd ırkçıavrupa abdvesiyahiler abdvekızılderili abdkızılderilikatliyamı